Ipek
New member
Bir Kişi, Bir Zamir: Duygusal Bir Hikâye Üzerinden Düşünceler
Herkese merhaba! Bugün burada, düşündüğümde bir türlü kafamda netleşmeyen bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Hani bazen, kelimelerin gücüyle dünyanızı değiştirebilir, bazen de sadece bir sözcük her şeyi değiştirebilir ya… İşte, tam da öyle bir kelime: “Kişi zamiri”… Neden? Ne anlama gelir? Bizimle nasıl ilişki kurar? Birçok durumda aslında neyi kaybettiğimizi fark etmiyoruz, ama bu zamir, ilişkilere dair birden fazla yönü açığa çıkarıyor. İşte size, bu “zamir”in içindeki derinliği sorgulatan bir hikâye... Belki de hepimiz bir nebze tanıdık bulacağız kendimizi.
Hikâye Başlasın: Bir Adam, Bir Kadın ve Kişi Zamiri
Düşünün, bir gün, hayatı boyunca her şeyin kontrol altında olmasını isteyen bir adam var. Adı Baran. Çevresindeki herkes ona “güçlü” diyor. Çünkü her zaman çözüm odaklı bir yaklaşımı vardı; ne zaman bir problem çıksa, hemen çözüm önerileri sunar, her şeyin altını üstüne getirir ve sorunu bertaraf ederdi. Öyle ki, bazen sorunları çözmeye o kadar odaklanırdı ki, çözümün yanında insanları unuturdu. Onun için önemli olan sadece “sonuç”tı, oysa insanlar bazen yolculukta kaybolur, çözümden önce kalp beklerdi.
Bir gün Baran’ın hayatına Zeynep girdi. Zeynep, tüm duygularıyla yaşayan, insan ilişkilerine, başkalarının ruh haline, zihin ve kalp bağlarına son derece duyarlı bir kadındı. Zeynep'in hayatı, işte bu “ilişki” üzerine kurulu bir dünyaydı. Onun için çözüm odaklı olmak değil, hissetmek, anlamak ve insanlarla bağ kurmak çok daha önemliydi. Her konuşmasında, her hareketinde içsel bir empati vardı. Zeynep, insanların ruh hallerini, ağlamalarındaki derinliği ya da bir gülüşün gerisindeki yaralı kalpleri görme konusunda son derece duyarlıydı.
İlk tanıştıklarında Baran, Zeynep'in sürekli “nasılsın?” diye sorduğunu fark etti. Oysa, Baran için her şey belirli bir plana ve düzene göre işlemesi gereken bir şeydi. Zeynep’in her halini görmek, duygularıyla yüzleşmek, bir meseleye sadece insani bakış açısıyla yaklaşmak, Baran’a tuhaf geliyordu. Kendisinin çözüm odaklı bir yaklaşımda olması gerektiğine inanıyordu, Zeynep ise duygusal bir derinlik arıyordu. Baran’ın kafasında, “Ben sorunu çözüyorum, ona nasıl yardımcı olabileceğimi gösteriyorum, ama o sadece hissetmek istiyor” diyerek çatışmalar başlıyordu.
Zeynep, onun her zaman çözüm sunduğu ve mantıklı düşündüğü için hayatın zorluklarına karşı mücadele edebileceğine inanıyordu, ama bir eksik vardı. Bir şey hep eksik kalıyordu. Zeynep için önemli olan sadece çözümler değildi, “o anı anlamak”tı; Baran’ın ise çözüm, mantık, pratiklik vardı. Ama her ikisi de birbirini anlayamamaktan korkuyordu. Baran’ın Zeynep’e sürekli “işte çözüm, bu neyi çözer, şu nasıl olmalı?” diye yaklaşıp; Zeynep’in de ona, “Ama ya sen de hissetseydin?” diye yanıt vermesi, ilişkinin her köşesinde bir boşluk bırakıyordu.
Bir gün, Zeynep, Baran’a derin bir sohbet sırasında şöyle dedi:
“Baran, biliyor musun? Seninle her şeyin çözümünü konuşmak, çok anlamlı değil bazen. Bazen sadece olmak, burada olmak lazım. Bir insanın yaşadığı şeyi, hissettiklerini sadece anlaman değil, o duyguda kaybolman gerekiyor. Biz birbirimize kişi zamiriyle yaklaşmıyoruz. Sen hep bir ‘çözüm’ arıyorsun, ben de bir ‘bağ’… Birbirimizin dilini ne zaman anlayacağız?”
Baran önce sessiz kaldı, gözleri Zeynep’in gözlerinde kayboldu. O ana kadar farkında bile olmadığı bir duyguyu hissetti. Kişi zamiri… O an, işte o “ben”i ve “sen”i anlamak… O zaman fark etti, aslında Zeynep'in söyledikleri her şeyin çok derin bir anlam taşıdığını. Birbirlerinin iç dünyalarına hitap etmek, bir kişinin “ben”i ve diğerinin “sen”i arasındaki ince sınırda bir ilişki kurmaktı.
Zeynep ve Baran birbirlerinden farklı bakış açılarına sahipti; birisi çözüm odaklıydı, diğeri ilişki odaklıydı. Ama o an, iki farklı bakış açısının birleşebileceğini, bir kişinin sadece çözüm değil, duygusal bağlantılarla da büyüyebileceğini fark ettiler. Kişi zamiri, tam da bu noktada devreye giriyordu: Her insanın farklı bir dili, farklı bir bakış açısı vardı. Baran, çözüm ararken Zeynep ise insanları anlamak istiyordu. Ama birbiriyle konuşmalarındaki ‘ben’ ve ‘sen’ zamirlerinin ötesinde bir ‘biz’ doğuyordu.
Tartışmaya Davet: Duygusal mı, Çözüm Odaklı mı?
Peki ya siz? Kişi zamiriyle ilgili bakış açınız nasıl? Gerçekten çözüm odaklı bir yaklaşım mı daha doğru, yoksa empati ve duygusal bağ kurarak insanları anlamaya çalışmak mı? Baran’ın stratejik düşünmesi ile Zeynep’in duygusal yaklaşımı arasında bir denge kurabilir miyiz? Ya da belki de her iki yaklaşımı birleştirerek yeni bir bakış açısı oluşturmalıyız?
Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi bekliyorum!
Herkese merhaba! Bugün burada, düşündüğümde bir türlü kafamda netleşmeyen bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Hani bazen, kelimelerin gücüyle dünyanızı değiştirebilir, bazen de sadece bir sözcük her şeyi değiştirebilir ya… İşte, tam da öyle bir kelime: “Kişi zamiri”… Neden? Ne anlama gelir? Bizimle nasıl ilişki kurar? Birçok durumda aslında neyi kaybettiğimizi fark etmiyoruz, ama bu zamir, ilişkilere dair birden fazla yönü açığa çıkarıyor. İşte size, bu “zamir”in içindeki derinliği sorgulatan bir hikâye... Belki de hepimiz bir nebze tanıdık bulacağız kendimizi.
Hikâye Başlasın: Bir Adam, Bir Kadın ve Kişi Zamiri
Düşünün, bir gün, hayatı boyunca her şeyin kontrol altında olmasını isteyen bir adam var. Adı Baran. Çevresindeki herkes ona “güçlü” diyor. Çünkü her zaman çözüm odaklı bir yaklaşımı vardı; ne zaman bir problem çıksa, hemen çözüm önerileri sunar, her şeyin altını üstüne getirir ve sorunu bertaraf ederdi. Öyle ki, bazen sorunları çözmeye o kadar odaklanırdı ki, çözümün yanında insanları unuturdu. Onun için önemli olan sadece “sonuç”tı, oysa insanlar bazen yolculukta kaybolur, çözümden önce kalp beklerdi.
Bir gün Baran’ın hayatına Zeynep girdi. Zeynep, tüm duygularıyla yaşayan, insan ilişkilerine, başkalarının ruh haline, zihin ve kalp bağlarına son derece duyarlı bir kadındı. Zeynep'in hayatı, işte bu “ilişki” üzerine kurulu bir dünyaydı. Onun için çözüm odaklı olmak değil, hissetmek, anlamak ve insanlarla bağ kurmak çok daha önemliydi. Her konuşmasında, her hareketinde içsel bir empati vardı. Zeynep, insanların ruh hallerini, ağlamalarındaki derinliği ya da bir gülüşün gerisindeki yaralı kalpleri görme konusunda son derece duyarlıydı.
İlk tanıştıklarında Baran, Zeynep'in sürekli “nasılsın?” diye sorduğunu fark etti. Oysa, Baran için her şey belirli bir plana ve düzene göre işlemesi gereken bir şeydi. Zeynep’in her halini görmek, duygularıyla yüzleşmek, bir meseleye sadece insani bakış açısıyla yaklaşmak, Baran’a tuhaf geliyordu. Kendisinin çözüm odaklı bir yaklaşımda olması gerektiğine inanıyordu, Zeynep ise duygusal bir derinlik arıyordu. Baran’ın kafasında, “Ben sorunu çözüyorum, ona nasıl yardımcı olabileceğimi gösteriyorum, ama o sadece hissetmek istiyor” diyerek çatışmalar başlıyordu.
Zeynep, onun her zaman çözüm sunduğu ve mantıklı düşündüğü için hayatın zorluklarına karşı mücadele edebileceğine inanıyordu, ama bir eksik vardı. Bir şey hep eksik kalıyordu. Zeynep için önemli olan sadece çözümler değildi, “o anı anlamak”tı; Baran’ın ise çözüm, mantık, pratiklik vardı. Ama her ikisi de birbirini anlayamamaktan korkuyordu. Baran’ın Zeynep’e sürekli “işte çözüm, bu neyi çözer, şu nasıl olmalı?” diye yaklaşıp; Zeynep’in de ona, “Ama ya sen de hissetseydin?” diye yanıt vermesi, ilişkinin her köşesinde bir boşluk bırakıyordu.
Bir gün, Zeynep, Baran’a derin bir sohbet sırasında şöyle dedi:
“Baran, biliyor musun? Seninle her şeyin çözümünü konuşmak, çok anlamlı değil bazen. Bazen sadece olmak, burada olmak lazım. Bir insanın yaşadığı şeyi, hissettiklerini sadece anlaman değil, o duyguda kaybolman gerekiyor. Biz birbirimize kişi zamiriyle yaklaşmıyoruz. Sen hep bir ‘çözüm’ arıyorsun, ben de bir ‘bağ’… Birbirimizin dilini ne zaman anlayacağız?”
Baran önce sessiz kaldı, gözleri Zeynep’in gözlerinde kayboldu. O ana kadar farkında bile olmadığı bir duyguyu hissetti. Kişi zamiri… O an, işte o “ben”i ve “sen”i anlamak… O zaman fark etti, aslında Zeynep'in söyledikleri her şeyin çok derin bir anlam taşıdığını. Birbirlerinin iç dünyalarına hitap etmek, bir kişinin “ben”i ve diğerinin “sen”i arasındaki ince sınırda bir ilişki kurmaktı.
Zeynep ve Baran birbirlerinden farklı bakış açılarına sahipti; birisi çözüm odaklıydı, diğeri ilişki odaklıydı. Ama o an, iki farklı bakış açısının birleşebileceğini, bir kişinin sadece çözüm değil, duygusal bağlantılarla da büyüyebileceğini fark ettiler. Kişi zamiri, tam da bu noktada devreye giriyordu: Her insanın farklı bir dili, farklı bir bakış açısı vardı. Baran, çözüm ararken Zeynep ise insanları anlamak istiyordu. Ama birbiriyle konuşmalarındaki ‘ben’ ve ‘sen’ zamirlerinin ötesinde bir ‘biz’ doğuyordu.
Tartışmaya Davet: Duygusal mı, Çözüm Odaklı mı?
Peki ya siz? Kişi zamiriyle ilgili bakış açınız nasıl? Gerçekten çözüm odaklı bir yaklaşım mı daha doğru, yoksa empati ve duygusal bağ kurarak insanları anlamaya çalışmak mı? Baran’ın stratejik düşünmesi ile Zeynep’in duygusal yaklaşımı arasında bir denge kurabilir miyiz? Ya da belki de her iki yaklaşımı birleştirerek yeni bir bakış açısı oluşturmalıyız?
Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi bekliyorum!